bu sessiz çığ altından bunca çığlık arasından bir kıymık gibi batarak çıkan ben nereye
bu koğuşta şiirli nefesiyle adonis yelesi uçurum bilge çıkıp gelirse birdenbire soluk soluğa bir bahar açlığında sonsuzca diri ve saf öyle karanlık gecede gözleri kör edecek kadar
ve işte o gece ateş uzanır odunun boynuna boylu boyunca bir avazda ve bilir ki ateşi bulan hiç dönmeyecek
duy arsız aşk mezarlığında ey hezarfen diril ki parelendim al şu gökleri başımdan al ah diril ve sakın aşağı bakma
ve bu çağ yaralı bu çağ omuzda saplı hançerin ahı yahut bu an kekeme bir paradoksun zincirleme kazası
(geriye tek bir şey kalıyor yaşaması için o durgun suyu akıtmak )
I.
şimdi ben bu sessizliği ne yapacağım ne yapacağım yatağımda kıvrılmış aç yatan şu yalnız kelimeyi kımıltısız başaşağı göğsümde ne zamandır bir ağrı öyle ağır sen ışığa tutsan geçecek bir de sonra o kırılgan yanımı görsen hiçliği sınayıp duran delice
II.
bu hayat celladının gözlerine bak bak ki neymiş muradı ne demeye bu a priori inadı ne diye terlemez eli ne demeye titremez yüreği ve neden hiç konuşmaz o garabet şarkının dili ve yine arada kopmaz halatlar bedbin ve kaç nefes duyar sesini bu evrenin
bu hayat celladının gözlerine bak yaş ve kuru aşk ve urgan hep yarım yamalak üstelik hep şırakkadak nasıl olsa kalın soyacak derimizi ve borçludur her şaire bir hayatta kalma eğitmeni şu yaşam denen illegal imge ve kaç nefes ağırlar seni şu evrende
III.
hey tanrım kaç bin tane var aynı harften kaç sonsuz nasıl bulunur duru bir ben senin içinde usulca sönmüş yahut bir o tüm kelimelerden firari ve uçsuz nasıl sürülür izi yok karşıtı bir benin nasıl görülür yüzü yok karşıtı bir senin
IV.
bir ölüm yaşamakta ise şu hayatın içinde ölüm esirgeyiştir ama yine de açık olalım ses ışık görüntü eşik hep aynı kabuk ah ne çabuk ölüyor insan ne çabuk diren soğuk ve kurak dalgalara ah intelijansiya ateşin alnına serin bir suyu yaslıyor sesin
tüm seslerin içine yavaşça bir susku gibi dolan ve bir suskuyu boğan her çığlıkta belki biraz da bundan yalnızca dudaklarını okuyorum hayat ben senin ah ben işte her şeye daha uzaktan bakıyorum o yakını görmek için
IV.
ve kadın bir fısıltı bıraktı derin bir taşkına meşkle bilmiyorum adı aslandı kimin onu hatırlamıyorum diri bir homurtu kaldı senden geriye dişlerimin arasında ezip durduğum ah intelijansiya şimdi ben bu ayak seslerini bu uğultuyu süreceğim sayha diye bir söze bilmem nerede
İstanbul’da başlayıp saat yönünün tersi istikamette Marmara Denizi’nin etrafını dolaşarak yine İstanbul’da sonlanacak olan yolculuğumuzun Assos ayağındayız.Ondan önce gecenin bir vakti bu notları düzenlerken Çanakkale’de gördüğüm siperlerin tabiri cazise hafife alınmış halini yadırgadığımı ve buna içerlediğimi söylemeliyim.
Girişi paralı bir piknik alanı ve aynı zamanda bir plaj orası. İnsanlar denize giriyorlar, mangal yakıyorlar bir yandan. Ecdadımız, binlerce Mehmetçik orada can verdi ve o siperler mutlaka koruma altına alınmalıydı.En azından etrafı çevrilebilir, o siperlerin içinde vatan için düşünmeden can verenler yoksa bu kadarını da mı hak etmiyor? Ziyaretçiler orada siperlerin üstünden atlayarak (afedersiniz) biraz ilerdeki wc’de hacetlerini gidermeye gidiyorlar, belki çoğu farkında bile değil.
”Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı! Düşün altında binlerce kefensiz yatanı!”, diyen üstada hak vermemek mümkün mü?Yetkililerden ricamız bu konuya acil müdahale etmeleri (hatta o bölge girişi paralı bir plaj alanı olmasa da olur!) ve bir zamanlar kan gölüne dönmüş o siperlere gereken önemi vermeleridir.Biz bunun telafi edileceğine tüm kalbimizle inanarak yola devam edelim.
Assos, başlı başına bir büyü. Milattan önce10. yüzyılda Midilli adasından göç eden Metymna halkı tarafından kurulduğunu söylesem burada esen havanın bile neden bu kadar farklı olduğunu anlarsınız.Assos, Behramkale girişinde mantık biliminin babası Aristo’nun heykeli var.M.Ö. 348 – 345 yılları arasında burada bir felsefe okulu kurmuş. Aristo, Assos’ta üç yıl kalmış. Athena tapınağı (M.Ö.6.yüzyıl.), Assos’un en yüksek yeri. Buraya doğru çıkarken yol kavisle yükseliyor, burada sıklıkla tezgahlar kurulmuş, yerli yabancı turistlere dağ kekiğinden deniz kabuğu ile yapılmış süslere kadar pek çokşey satıyorlar.Çeşitli otantik giysiler de mevcut.Girişte hemen yukarda fincanda pişen sakızlı kahve çok leziz.Kahveyle aram olmamasına rağmen severek içiyorum.Burda şık turistik dükkanlardan birinin hemen önünde cadı cadı bakan bir kedi var.Bir panterin bakışlarına sahip ve ön ayaklarından biri eksik.Sohbet ettiğimiz dükkan sahibi kedinin bu haliyle serçeleri avladığını söylüyor.İki metrekarelik bu dükkanda Afrikalıların ruh kovmak için yaptığı müzik aletlerinden yine Afrikalıların kullandığı maskelerden , tar denilen Azeri sazlarına, deniz kabuklarından yapılmış mücevher kutularına kadar kırk yıl düşünseniz aklınıza gelmeyecek şeyler mevcut.
Assos akropolü (Athena Tapınağı)238 metre yukarda.Buradaki bazı surlar onarılmış, yine de ben buradaki bakımı ve özeni yeterli bulmadım.Tapınaktan geriye kalan taşlar gelişigüzel üst üste duruyor. Kendi halinde ve zamana teslim. Zirvede Ege denizini izlerken bir yandan da antik yunan kentinin kalıntıları sizi alıp götürüyor. Zirvenin denize bakan yönünde aşağıda antik tiyatro var ve halen dipdiri görünüyor.Buraya bir zamanlar büyük bir filozofun uğraması buradaki taşın bile rengini değiştirmiş.Herşeyde, heryerde bir ruh hakim, kadim zamanların varlığını anlamlandıran o bilge ruh. O antik tiyatrodaki kalabalığı görmeye çalışıyorum.Kürsüde Aristo ve tiyatro hıncahıç dolu .Onu izleyen öğrencileri hararetle tartışıyorlar . Aristo Organon adlı kitabından önermeler sunuyor kendisini izleyen kalabalığa. Düşüncenin tarihi burada yeşeriyor biraz daha, tarih burada şekilleniyor.
Assos’tan Küçükkuyu istikametine gidiyoruz.Yolda rutin bir yemek ve dinlenme molası.Bu molalar yola dayanmak için önemli. Burada güzel bir kamping dikkatimi çekti, her çadırın bir buzdolabı var, zeytinliklerin altında hoş bir gölgelik. Bir geceliği sadece yirmi lira.
Adatepe’ye çıkıyoruz.Burasının özelliği evlerin tamamının taş olması.Burada görülecek fazla bir şey yok. Küçükkuyu’ya geçip yine kalacak bir yer bulmalıyız. Küçükkuyu’nun denize sıfır evlerinin önündeki taş yolda yürüyoruz.Bisiklet burada pek çok sahil kasabasında olduğu gibi çok revaçta. Bu sefer apart-pansiyon ayarlıyoruz.Bunun en güzel yanı kendinize çay ve yemek yapabilmeniz. Pansiyonda küçük bir mutfak bulunuyor.Ertesi gün yoldabaşlangıç noktası olan İstanbul’dan bu yana tam 900 km yol katettiğimizi fark ediyoruz. Bu hızla yol almak insanı yaşamın ritminden öylesine koparıyor ki her şeye biraz yabancılaşıyorsunuz.
Kaz dağlarınıneteklerindeyiz.Tarih 2 temmuz 2009. Bir temmuzdan itibaren otel ve pansiyonlarda fiyat bir miktar yükseliyor.Apart pansiyonun sahibi 10 temmuzdan sonra bu fiyatın daha da artacağını söylüyor.
Balıkesir , Güre’deyiz.Girişte İda (yıkanan kadın ) heykeli karşılıyor sizi. Ağlayan şelaleye doğru yol alıyoruz.Gidiyorum ama halen Assos’tayım. Kendimi yola veremiyorum.Ta ki ağlayan şelaleyi görünceye kadar…Buradaki görüntüyü , sesi , havayı kağıda nasıl çizebilirim bilmiyorum.Gürül gürül akan bir şelale değil de incecik kesik kesik çizgiler halinde usul usul yağan bir su düşünün...Sık dalların gölgelediği bir nehir ve şelale yatağı…Akan suyun erittiği taşlar altın gibi parıldarken akan bu suyun sesini gözyaşlarıyla bastıran bir başka su. Bu suyun kalp atışı sizin kalbinizin atışlarını esir ediyor. Ağlayan şelaleden inen sular tek bir noktadan değil de, bir kaç metre genişliğinde ve yüksekliğinde yosunlaşmış bir yükseltiden damla damla uzayan çizgiler halinde iniyor...Bir kenarda iç çekerek usul usul ağlayan bir kadın sureti saklı bu taşta.Gözyaşlarının izi çıkmış ve bu iz yosunlara tutunmuş.Tam burası nefes kesici...bu izler bilge bir insanın yüzündeki izlere öykünüyor sanki.Yalnızca içli ağlamalarına şahit kılıyor sizi, suretini saklıyor, siz bu yüzü gah akan suyun şırıltısında, gah yaprakların hışırtısında arıyorsunuz…Naçar göremiyorsunuz…Bu doğanın bir şaşırtmacası.
Ayağınızı serin sulara değdirerek ve minik taşlara basarak ilerliyorsunuzderede..O gizemli ve uçsuz fısıltıda fırtınalar saklı şıp şıplar eşliğinde. Burası ağlayan şelale…Kırılgan ve soluğu tükenmiş bir kadın olmalı bu denli sessizce ağlayan. Ağlamanın gülmekten güzel olduğu yegane yer burası. Bu denli estetize olmuş bir gülüş var mıdır ki ağlamak olsun? Yeşilin var gücüyle yuttuğu doğanın bu dar sokağında sizi kendinizin içinde bir labirente sokuveriyor.Derenin kenarında sahne almış ağaçların üzerindeki sarmaşıkların dansı günlerce bıkmadan izlenebilir.Yeşilin kendini bu kadar inatla ve tutkuyla var kıldığını görmemiştim (Karadeniz hariç). Sarmaşıkların naif yaprakları ağaçların güçlü bedenlerine neredeyse tamamen ele geçirme güdüsüyle yayılmış ve adeta zafer ilan etmiş. Ağaca yepyeni ve görülmemiş türlü çeşitli şekiller vererek kendisini onun değil , onu kendisinin bir parçası kılmış....ve burada toprak size soluk değmemiş efsaneler fısıldıyor. Şahlanmış doğanın Yaradanı meşkle sayıklamasından başka nedir bu cümbüş? Burada gömülü şiiri her damlasıyla açığa çıkaran bu sessiz şelalecik , taştan yüzünü yüzünüze dayadıkça doğada gizli binlerce şiiri ruhunuza beyaz güvercinler gibi salıyor.
Yeşil ile suyun, dal ile yeşilin, ışık ile dalın,ses ile ışığın halveti bu. Kaosun anlaşılmaz ritminin büyüleyici görseli.Görkemin başdöndürücü yalınlığı.Suyun buğusu var burada ve buğunun cesaretli müziği.Su seslerine kulak verince ”Su, Tanrının yüzünü görmüştür .” diyen İlhan Berk’i anıyorum rahmetle.
Burada çay yapan Hüseyin’le tanışıyoruz.Buraya tahtadan tahtlar, üzeri hasır serili çardaklar yapmış; yukarıya bir de Türk bayrağı asmış gururla...Çamur kubbeli bir taş fırın yapmış.”Çamur ısıyı tutar,” diyor taş fırında neler pişirdiklerini anlatırken.Bize odun ateşinde semaverde çay ve fırında bazlama yapıyorlar eşiyle..Bu şelaleyi ,hemen yukarıdaki zeytinliğini yangından korumak için beklediğini söylüyor.Güzel olan buradaki doğaya hiç dokunmaması. Buradaki doğanın yalın ve huzurlu diline ortak olmuş dili. Ağlayan şelalenin son yıllarda daha az ağladığını yani kuruduğunu söylüyor.Bugün çok sıcak olmasına rağmen burada göğü kaplayan dallar ve akan suyun emniyeti sizi hayret verici bir serinliğe boğuyor. Ferahlıyorsunuz.
Başımı kaldırıp göğü arıyorum, dallar yine esir almış maviliği.Hüseyin (55) biraz ilerde incecik akan suyu gösterek “Bu aşk pınarıdır.” diyor hayatın hızına hiç değmemiş saf ve emin sesiyle...Babam ve ben kozalak ateşinde demlenen tavşan kanı çayı damarlarımıza kan diye gönderirken Hüseyin devam ediyor.” Kimine göre Afrodit buradan geçmiş de ağlayan şelalenin bir kısmı kurumuş.”Bunları yazmalıyım diyorum, “Aman burada öyle kalabalık istemem,” diyor gülerek. Onun ne demek istediğini diğer şelaleleri görünce daha net anlıyorum.
Dünyanın Alplerden sonra ikinci oksijen merkezi olarak ün salmış Kaz dağlarındaki şelaleleri gezmeye devam ediyoruz. Zeytinli’de Sütüven ve Hasanboğuldu şelalelerini görmek için çekirge sesleri eşliğinde ilerliyoruz. Zeytinlikler ve çekirge sesleri burada uzun süren bir müzikal.Bu müzikal eşliğinde şairin dediği gibi “Avazım çıktığı kadar göğe bakıyorum.”
Sutüven (sıçrayan su anlamında) şelalesine adını verenin bir şair olduğuna da söylentiler var.Kaynaklarda Mustafa Seyit Sutüven’e ait olduğu belirtilen Sutüven adlı uzun şiirin bazı bölümleri şöyle:
Bir kayadan duman dumanOn yedi metre atlayanDağ kokusuyla yüklü su.Boşluğa fırlayınca, saçDüştüğü yerde üç kulaçMavi su, ak köpüklü su...Akhalılar da bir zamanŞair, ilâhe, kahraman,Şi'rini burda içtiler.Hepsi tapardı rengine,Rastlamamıştı dengine,Hiçbiri, mor Tesalya'da.Öyle füsunludur bu yerŞi'rine borçludur HomerÇünkü senindir İlyada.Dağda hayat uyandıranTaşları duygulandıranBir son ilâhesin henüz.….Burda Moğol, Yunan, Mısır,Med, Roma, Türk, asır asırTaptı döküldüğün yere.Tanrıların konakları,Orduların otaklarıBurda ererdi göklere.Söylediğim masal değil;Atları, kahraman AşilBurda sulardı bir zaman.Burda gezerdi Keykubat,Burda keserdi Mihridat,Burda içerdi Antuvan!Göğse nasıl batarsa dişÖyle derinden işlemişTaşlara Hektor'un izi.…Hepsini at da bir yana,Bari o günlerin banaŞi'rini söyle tatlı su.Şi'rini, geldiğin yerinŞi'rini, eski günlerinSöyle, köpük kanatlı su!Şiirde mitolojik motifler çok başarılı ve neredeyse bir yandan suyun sesini işitiyorsunuz. Burada Şelaleyi görmek için dere boyunca ilerleyerek yürüyorsunuz, girişte yöresel yemekler satılıyor, burada bir piknik alanı oluşturulmuş ve gayet kalabalık. Doğanın bütünlüğü insanoğlunun meraklı çabalarıyla kırılmış. İnsan doğaya sonradan eklenmiş bir parça izlenimini veriyor.Buradan dereboyundaki patikayı takip ederseniz Hasanboğuldu göletinin muhteşem berraklığı sizi büyüleyecek. Dik ve yalçın kayalıkların gölgesinde yüzen gençleri izlerken Hasanboğuldu’nun efsanevi öyküsünü hatırlamamak elde değil.Anne tarafından Edremit’li olan ünlü yazar Sebahattin Ali’nin (1907-1948) yazdığı bir öyküdür bu ve filme de çekilmiştir.Kaz dağlarının zor koşullarında yaşayan yörük kızı Emine ile Hasan’ın acıyla biten aşk öyküsünün anlatıldığı bu öykünün kısaca hikayesini verelim:1800’lü yılların sonlarında yörenin tüm köylüleri Çarşamba günleri Edremit’e gelir malını satar, kendi ihtiyacını alırdı. Kazdağlarının 1500 m yüksekliğinde Sarıkız zirvesinin eteğinde kıl çadırlardan kurulmuş obanın güzel kızı Emine de böyle bir Çarşamba günü Edremit pazarına indi ve Edremit Zeytinli köyünün yakışıklı delikanlısı ile gözgöze geldi.Sevdalanan iki genç böylece her Çarşamba günü buluşmaya başladı.Emine beş saatlik yoldan getirdiği sütü, peyniri Hasan’a verir, bahçıvan olan Hasan’dan da sebzeyi alırdı.Pazar dönüşü birlikte Zeytinli köyüne kadar yürürler , Emine oradan ayrılır ve saatler süren dağ yolundan obasına dönerdi. Bir süre böylece buluşan gençler evlenmeye karar verdiler. Ne var ki Emine’nin ailesi Hasan’ın oba yaşamına dayanamayacağını ileri sürerekbu evliliğe karşı çıktı .Sonuçta onu sınamaya karar verdiler. Hasan eğer bu zor sınavı geçebilirse oba halkı Emine’yi ona verecekti.
Annesi ile helalleşen Hasan, sırtında 40 okkalık (60 kilo) tuz çuvalı ve yanında sevdalısı Emine olduğu halde dağ yolunu aşarak obaya varmaya çalışacaktı.Dört saat süren bu yolculuk Hasana çok zor anlar yaşatır, tuz çuvalı sırtını yakmaya başlar, bu dağ yolunda dereden taştan atlayarak gitmek zorundadır ve Hasan’la EmineSütüven şelalesine vardıklarında Hasan’ın yürümeye mecali kalmamış, dizleri titremekte, soluğu kesilmektedir.Obasına söz veren Emine, Hasan’ı yüreklendirmeye çalışır ama nafile.Gökbüvet’e geldiklerinde Hasan yere yığılır ve Emine’ye buradan kaçmayı teklif eder, Emine obasına verdiği sözden dönmeyecektir, tuz çuvalını sırtladığı gibi obasının yolunu tutar.Bu, elbette Hasan’ın bu sınavı veremediği anlamına gelecektir. Hasan Emine’nin ardından feryad eder, “Emine gitme, köyüme dönemem artık, beni bırakma!” diye haykırır. Hasan’ın yaşadığı bu acı ve çaresizliğe Kaz dağları şahitlik eder.
Emine Hasan’ı orada çaresiz bırakıp sırtında tuz çuvalı obasına vardığında buna çok pişman olur ve gece vakti ormana gitmek ister, ailesi izin vermez. Sabah olunca Emine doğruca Gökbüvete gider , Hasan yoktur.Edremit’e Hasanın köyüne gider. Ne var ki Hasan’ı kimse görmemiştir. Emine mecnun gibi dolaşmaya başlar, sürekli Hasanın onu çağıran sesini duymaktadır en sonunda Hasan’a verdiği yazmasını dere kenarında bulur , yıkılır.Hasan’ı yutan çılgın sular Emine’ye haberi bu yazmayla verir.Buna dayanamayan Emine bu yazmayla kendini ulu çınara asar.Gökbüvet’in adı Hasanboğuldu olur ve o çınarın adı da Emine çınarı.
Babamla bir yandan bu hikaye hakkında konuşurken bir yandan Hasanboğuldu’da yüzen gençleri izliyoruz. Doğruyu söylemek gerekirse buraya çıkan dağ yolu o kadar dik ve zorlu ki , her adımda aşağı düşmemek için dikkat etmek zorundasınız.Bu minik göletçik ilk başta sığ görünse de aslında derin.Temmuz sıcağında suyu buz gibi.Dik kayalıklardan balıklama atlayan gençlerin minik kayaların üzerine çıkınca titrediklerini görüyorsunuz.Hasanboğuldu, dik kayalara sırtını dayamış , sık ağaçların ferah gölgesinde zamana meydan okuyor.Burada suyun, ağacın, kayanın, taşın, gökyüzünün renkleri öylesine canlı ve hayat dolu ki bambaşka bir perspektiften bambaşka bir şölen izliyorsunuz adeta.Yaşama dair tüm zerreler daha saf ve aşikar konuşuyorlar sizinle...daha yalansız.Göletin etrafında sonradan yapıldığı belli olan olukların alçacık taşlarına oturup bir süre bu manzarayı keyifle izliyoruz.Babam kayalardan özgürce yetişmiş ve serpilmiş gür ağaçları gösteriyor hayretle.Ağaçlar meydan okuyorlar taşlara.
Sutüven şelalesinin hemen çıkışında çok ufak tefek yaşlı bir kadın bizi ısrarla durduruyor kayısı ve zeytin satmaya çalışıyor.Öpülesi kınalı elleri öylesine ufalmış ve yıpranmış ki , kurumuş ince dallar gibi parmakları…Ön camdan başını uzatıyor içeriye, nefesi duru ve çıplak bir rüzgara benziyor. Renkli gözleri, çizgilerle dolup taşan yüzünde birer fener gibi parlıyor, güneşin altında bekleyip durmaktan iyice kararan teninde yalnız bir aydınlık gibi. Başına doladığı renkli ve kalın örtünün altından dünyadan kaçıp kurtulmak isterken ona katlanmak zorunda olan biri gibi uzaktan bakıyor bize. Sesinde aradığını nihayet bulan birinin ferahlamış tınısı.”İstanbul’dan mı geliyorsunuz, size soracaklarım var, hele durun “ diyerek tutunuyor bana. Plakadan anlamış olacak.Yakalandığı amansız hastalık yüzünden zor günler geçirdiğini anlıyoruz ve bu halde çalışmak zorunda.Çünkü kendisine emanet küçük bir çocuk var yanında.Torunu olduğunu ve ona bakması gerektiğini söylüyor.Kendi çocuklarını soruyorum.Hiçbiri arayıp sormuyormuş kadını.Arkadaki araçların sabırsız kornaları çoğaldıkça kadın daha hızlı anlatıyor, hastaneler hakkında bilgi istiyor ısrarla, istediği yalnızca bu. Dermana giden yolda bir umut ışığı.Burada yol çok dar arkadaki araçların ısrarlı kornaları yüzünden ilerlemek zorunda kalıyoruz.
5.gece.Altınoluk’ta bu sefer dört yıldızlı bir otelde konaklayacağız.Bir grupla geziyorsanız bu en yakınlarınız bile olsa mutlaka gruba ayak uydurmalısınız.Oğlumu grubun diğer üyelerinin yanına bırakıp odaya dinlenmeye çıkıyorum.Onlar deniz kenarında erkekler için ayrılan açık havuzda yüzüyorlar.Ben de kadınlar için ayrılan kapalı yüzme havuzunu deneyeceğim.İçerisi çok kalabalık.Rahat edemeyip kendimi deniz kenarındaki masalara atıyorum.Burada maceranın eşsiz heyecanından biraz sıyrılıp güvenli bir gece daha geçiriyoruz.
6.günde Kaz dağlarını turlamaya devam ediyoruz.Çekirge seslerinin arasından ilerleyip Kalkım’da meydandaki kahvehanede soluklanıyoruz ve hemen ardından Çan’a doğru hareket ediyoruz.Bu hızla kendimi neredeyse rüzgar gibi hissetmeye başladım.Sadece uğruyor ve soluklanıp geçiyoruz.
Çan ve Biga’dan sonra Erdek’e varıyoruz.Çekirge sesleri ve sık ağaçlar artık yok. Erdek kalabalık ve modern bir sahil kasabası. Son gün geç vakit vardığımız Bandırma’da kalacak bir yer arıyoruz. Bandırma gelişmiş bir kent, modern ve temiz. Mecburen şehrin merkezinde bir otelde kalacağız. Çünkü yer bulmak son derece zor bu saatte. Sahilin biraz yukarısında caminin hemen yanında bir otelde kalıyoruz. Otel tıklım tıklım dolu. Bunca dağ bayır dolaştıktan sonra şehir beni çok rahatsız ediyor. Betona gömülmüş bir yaşam ve insanlar sürekli koşturmakta. Bizimkiler otelin üst katında kalırken oğlumla bana ikinci katta bir oda düşüyor. Odaya çıktığımda camın yangın merdivenine açıldığını fark ediyorum...Burası bende yalnız kalamadığım duygusu yaratıyor, şehirde hep böyle bir duygu esir eder beni...Dördüncü katta kalan kardeşim Cem’le habire mesajlaşıyoruz.Ona tavandaki o garip şeyin ne olduğunu soruyorum.Yangın alarmı diyor. Komik komik şeyler yazıyor sonra...Kendi kendime tv kanallarını açıp geziyorum. Klimayı açıyorum.Çok sıcak.
İnsanın bilmediği bir şehirde bir odada kalması ne tuhaf. Hayatın neresinde durduğunu bilemiyor insan. Kendi ömrünün hangi sapağında olduğunu kestiremiyor.”Hangi kavşakta dursam çatallı bir acıyım “, diyen şairin dizeleri sıralanıyor önüme.
Ertesi sabah otelin en üst katında kahvaltı ederken Cem’in anlattıkları ilginçti.Aşağıda cami avlusunda bir adamın gece boyunca tuhaf sesler çıkardığını hatta bir ara başını duvarlara şiddetle vurduğunu anlattı ve bunu tarif etmek için aşağıda dövüş klübu vardı ifadesini kullandı.Otelden ayrılma vakti gelip de cami avlusunda o adamı görünceye kadar Cem’in anlattıklarından bir şey anlamadım.Cami avlusunda elleri böğründe hiç kıpırdamadan aynı noktaya bakıyordu.Üzerindekiler öylesine perişan ve döküntüydü ki , onun evsiz olduğu her halinden belliydi.Bir heykel gibi hiç kıpırdamadan duruyordu.
Otelden ayrılıp Bursa’ya hareket ediyoruz.Tarlada güneşin altında çalışan kadınlar düşündürüyor beni. Babam önümüzde giden biçerdöveri gösteriyor, makasını katlamış diyor, yoksa yola sığmazdı ve ekliyor: eskiden bizim 6 ayda yaptığımızı bu bir saatte yapıyor, diyor.Bütün ağaçların ve kuşların adını bilen , her şehrin, uygarlığın tarihi hakkında fikir verebilen biri babam.Ondan öğreneceklerim hiç bitmiyor.Yollarda gördüğümüz karabatak, tilki,leylek,gelincik ve anımsayamadığım diğerleri; hatmi ağacı, ahlat, zakkum ve niceleri.Hepsine aşina.
Yalova’ya girmeden İznik’e uğramaya karar verdik.Bu arada aldığımız son depo benzin de bitmek üzre.Sanırım bu üçüncü depo.Bir depo benzin 500 km yol aldırıyor ve türk lirasıyla 100 lira.Yollar acımasız ve yolculuk insan denen varlığı tanıma konusunda çetin bir arena. Bozulmamış bakir bölgelerdeki insanlar metropol insanına göre daha tokgözlü ve misafirperver. Size yardımcı olmak istediğini bakışlarındaki derinlik ve tevazudan anlayabilirsiniz.
İznik’te duraklar ve çöp kovaları bile çini desenleriyle kaplı.Son derece temiz ve bakımlı.Burda Ayasofya’yı gezmek istiyoruz ancak paralı.Ve paralı yerlere girmekten hoşlanmıyorum.Felsefe olarak benimseyemiyorum bu düşünceyi. Burada oyalandıktan sonra Yalova topçulardan feribota binip karşıya geçiyoruz.
İstanbul’dan Kıyıköy ve İğneada istikametinde başlayan yolculuk, oradan aşağı inerek Marmara Denizi’nin etrafında dolaşıp yine İstanbul’da aynı noktada son buldu ve bu yolculuk bir cumartesi günü başlayıp ertesi cumartesi günü sona erdi.
Gezerken yollarda alıştığınız pek çok rutinden vazgeçiyorsunuz.Göçebe bir kimlik ediniyorsunuz ayrıca. İçinizde göllenmiş bekleyen pis sular salıveriyor kendini.Çevresel uyaranlar daha fazla. Algılarınız farklılaşıyor.Daha hızlı, daha renkli, daha kapsamlı ve daha yorucu. Ancak hayatın idamesi için her zamankinden daha hızlı düşünmelisiniz yolda, hatta pek çok şeyi aynı anda.Yine de gezmek hareket, devinim demek ve insanın doğasında asla durmak yok. Durunca enerjisi bozulan bir varlık insan.Eskimekten öte çürüyen…Durmadan dönen dünyaya ayak uydurmak demek biraz da…tam manasıyla …
Plastik şişelere doldurulmuş pancar pekmezleri gözüme ilişiyor, cam kenarında usulca dizilmiş bu suskun günün sakinliğine eşlik ediyorlar .Bu küçük kahvecik önündeki ıhlamur ağacının huzurlu hışırtısına kulak verirken, biz içerde bol karbonat dercedilmiş çayları içmeye devam ediyoruz, içimiz ezilerek.Yol boyunca beni en çok rahatsız eden şey buydu belki de; karbonat katılmış çaya alışmak zorunda kalmak.Belki burada çay iyidir diye oturduğum her yerde hayal kırıklığına uğruyorum.Düşünüyorum da saatleri ayarlama enstitüsü gibi çayları ayarlama enstitüsü kurulsa hiç fena olmayacak!
Karşımdaki tabelalara bakıyorum.Yolağzındaki tabelada , yukardan aşağıya Demirköy –İğneada, Demirköy dökümhanesi , Dupnisa Mağarası yazıyor.Bu kahvecikte arkamdaki iki masa dolu yalnıza, birinde kağıt diğerinde okey oynanıyor.Bu defteri burada buldum.Bir sürücü kursuna ait olduğu anlaşılan bir kantin adisyon koçanı…
Biraz önce “Manyetik alan başlangıcı yazan levhanın hemen yanında arabayı durdurup ne olacağına beklemeye koyulduk, araba beklediğimiz gibi yokuş yukarı çıkmaya başladı.Bu dev mıknatıs insanı öyle şaşırtıyor ki , insan neye uğradığını şaşırıyor.
Istranca Dağlarının yoluna giriyoruz. Yolun aniden beliriveren keskin virajları bir lunaparkta balerinin eteklerinde gidiyormuşçasına içimi altüst ediyor.
Dün ilk olarak uğradığımız yer Kıyıköy oldu.Kırklarelinde çok güzel bir kıyı kasabası, denizi neredeyse içilebilecek kadar berrak,kumsalı tertemiz ve yer yer kayalıklar beliriyor.Kıyıköyde nilüferlerle bezeli bir sazlıktan geçerek kumsala varıyorsunuz.Kıyıda bir levhanın resmini çekiyorum telefonumla.Bayılıyorum bu levhaya çok ironik duruyor:
“Dalgalı havada denize girmek yasaktır, “ yazıyor.Gülüyorum.Su burada mükemmel ve fazla kalabalık değil.Kıyıköyden sonra Hamidiye , Demirköy ve İğneada istikametinde yol aldık.İğneada bir hafta öncesinden görmeyi planladığımız bir yerdi bizim için.
Gezi Türkiye tatil rehberinde İğneada için “Bulgaristan sınırına 12, İstanbul’a 260 km uzaklıktaki İğneada, kilometrelerce uzanan kumluk sahili ve plajıyla çevredeki en güzel sayfiye yerlerinden biri deniyor ve devamında şu ilginç bilgiye yer veriliyor;Evliya çelebi seyahatnamesinde İğneada için “Fatihin akıncılarından İne gazinin fethettiği belde. Harap yıkılmış kalesi ayakta zor duruyor.Kale içinde odunculukla geçinen Rumlar yaşamış “diyor.(sayfa,108)
Yenice’de manyetik alandan sonra Lüleburgaza doğru yol alıyoruz.Gece İğneada’da güzel bir motelde kaldık.Mevsimin en civcivli zamanı olmasına rağmen motelin boş olması dikkatimi çekti.Bizden başka kimse yoktu.Denize sıfır, muhteşem manzaralı bir oda.Kumsalının temiz olmadığından bahsediyor babam.”Toprakla karışık, “ diyor.Hemen gezi rehberine bakıyorum.Aynı sayfada MTA tarafından yapılan araştırmalarda bu bölgede altın zerreciklerinin bulunduğu yazıyor.Maliyetin yüksekliği sebebiyle projeden vazgeçilmiş.İğneada’dan ayrılırken Longoz ormanlarına dalıyoruz ve Lagün göllerini görmek için yeşili dayanılmaz bir ormanda buluyoruz kendimizi.Ağaçların sıklığından ilerlemek ne mümkün ,dallar öylesine kavuşmuş ki yolun iki yakasında , gökyüzü aradan çekilmiş ve kaybolmuş.Fakat göle giden yolu bir türlü bulamıyoruz,ormandan içeri 5-6 km gitmemize rağmen.Yol gittikçe yukarı çıkıyor, gözümüz sürekli bir levha bir işaret arıyor ama ne mümkün,suların aşağı doğru aktığını düşünerek yukarı çıkmaktan vazgeçip tura devam etmeye karar veriyoruz.
Tam bu sırada Longoz Ormanları Bilgilendirme Merkezi yazan büyük bir levha gözümüze çarpıyor.Durup bilgi edineceğiz.Korunaklı bir yapı, büyük ağıt kapılar , temiz bir giriş ne var ki terkedilmiş görünüyor.Abim inip sağı solu kolaçan ediyor, ağır kallavi kapıları yokluyor.Hiç kimse yok.Bunun yerine orayı mesken tutmaya niyetlenmiş bir eşek bir görevli edasıyla salınıyor.Kardeşim tam bu anı makaraya sarma fırsatını asla kaçırmaz: camı açıp eşeğe ciddi ciddi soru sormaya başlıyor,eşek esneyerek ve kuyruğuyla sinek kovalayarak cevap veriyor tüm sorulara.Gülmekten kırılıyoruz.Galiba bu en çok oğlumun hoşuna gitti.Eşeğe bağırarak soru sormaya devam ediyor ilerlerken.
Gölleri bulmaya karar verip yine ormana dalıyoruz.Bu kadar sık bir ormanda bir korku filmi rahatça çekebilirsiniz, rol yapabilen kargalara bile ihtiyacınız olmaz.İnsana gerçekten dehşet veriyor.Sık dallardan ilerlemek imkansız, her biri bir kol gibi tutuyor sizi, geçit vermiyor.Ormanda film senaryolarını bir kenara bırakıp yola devam edeceğiz anlaşılan.Yolda Dupnisa Mağrası 25 km yazan levhayı görünce ,hemen gezi rehberine müracaat ediyorum, el değmemiş sarkıt ve dikitlerden bahsediyor kitap ve içinden bir nehrin geçtiğinden sözediyor.Yıldız Dağları ile Istranca ormanları arasında Dupnisa mağarası.Biz onu görmeden geçiyoruz, yolu iyi değil .
Trakya bölge müdürlüğüne Hayraboluya nasıl gideceğimizi soruyoruz.İlerde 15 km sonra sola dön diyor.Bir yanda Gps den takip ediyoruz nerede olduğumuzu.Galiba Babaeski yolundayız, bir yağmur boşanıyor burada aniden.Günebakan tarlalarının yanından geçiyoruz.Yağmur bir süre sonra duruyor, hava serinliyor suyun havaya dokunmasıyla.Babam, Allpullu’nun Türkiye’nin ilk şeker fabrikasına ev sahipliği yapan yer olduğunu söylüyor.Alpullu şeker ilköğretim okulunun önünden geçiyoruz.Oldukça eski bir yerleşim olduğunu söylemeye gerek yok, küspe kokuları çok belirgin.
Tarih, 29 haziran 2009 u gösteriyor.Hayrabolu’dan Malkara’ya inmek üzre yola çıkıyouz.Amacımız Saros körfezine inmek.Haritada ilginç bir kelime var: Susuzmüsellim.Arapça teslim eden demek bu kelime.Buna mutlaka googleden bakmalıyım daha sonra.(Aynen alıyorum: Müsellim Arapça olup teslim eden anlamındadır.Merkezi otorite adına müsellem askerlerinin komutanı olarak bölgeyi yöneten kişilere bu isim verilirdi Osmanlı Türkleri’nin Rumeli’yi almalarını sağlayan kuvvetlerin başında Yörükler (onlardan kurulmuş Yayalar ve Müsellemler) gelir. Sultan Orhan zamanında başlayıp Fatih’e kadar, gittikçe hızı azalarak süregelen büyük Yörük akını, çok kısa zamanda bölge topraklarını kolayca doldurdu ve Türkleştirdi. Müsellimler , Osmanlı Devleti'nde, pekçok görevi yerine getiren, harp zamanlarında ordunun geçeceği yolları temizlemek, köprüleri tamir etmek ve yol açmak gibi hizmetlerle de mükellef idiler. Buna karşılık barış zamanlarında bütün vergilerden muaf sayılıyorlardı. Zaten bu ismi bu yüzden almışlardı. Barışta da seçkin(ayan) sınıftılar. 1695’ten sonra iltizam sisteminden vazgeçilmesiyle taşradaki üst düzey yöneticiler bölgelerine gitmeyerek kendi yerlerine müsellim, voyvoda ve subaşı gibi isimlerle âyânları vekil tayin ettiler. Osmanlı merkezi otoritesinin zayıflaması üzerine devlet âyânlarla işbirliğini artırarak onları meşrulaştırdı. Âyânlar halk tarafından seçiliyor, kendilerine padişah tarafından berat veriliyordu. Trakyada ,hatta türkiyede bir çok müsellim köyü vardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında adı sadece müsellim olan köylerin bazıları diğer müsellim köyleriyle karıştırılmasın diye Trakya müsellim köylerine de ya coğrafiözelliğine,ya da kurucusu müsellimin özelliğine göre isimlendirilmiştir.taşlımüsellim,çerkezmüsellim,kızılcamüsellim)
Yol boyunca tadında bir çay içme umudumu yitirmişken Saros körfezine yakın Korudağ tesisinde mükemmel bir çay buluyoruz.Burası ahşap bir çay evi.Kayısı ve çam ağaçlarının içinde yoldan biraz yüksekçe biryerde konuşlanmış, tahta masalar ve güllerle bezenmiş . Babam ve ben karbonatsız çayın keyfini çıkarırken bir yandan yolun devamı hakkında konuşuyoruz.Burada dev pembe çiçekleriyle şimşir ağacı ilgimi çekiyor.Karşımda Saros körfezinin adaları muhteşem güzelliğiyle arzı endam ediyor.Tesisin sahibi bizi bilgilendiriyor.Burada Adilhan köyü maceraseverlerin uğrak yeri.Sahilinde ahtapotların yavruladığını duyunca kardeşim orada denize giremeyeceğimizi belirtiyor.
Akşam olmadan kalacak bir yer bulmalıyız.Sanırım bir bungalovda kalacağız.Orman kampı pansiyon ya da otel.İlk gece kaldığımız İğneada’daki otelden sonra ikinci gece yeni bir mekan aramaya koyulmadan önce bizimkiler daha vaktin olduğunu ve denize girmek istediklerini söylüyorlar.
Adilhan köyüne saptık.Yol boyunca günebakanlar eşliğinde ilerliyoruz.Pekçoğunun çiçeği henüz açmamış.Araya yulaf karışmış buğday tarlaları.Uzakta villa tipi bahçeli yapılar göz dolduruyor.Sazlıdereye gidiyoruz , karşımızda Saros’un adarlı irili ufaklı.Orada yaşayan olup olmadığını merak ediyorum.Köy yolunda rastladığımız ufak tefek bir adam Trakyalılara has şivesiyle kelimeleri eze eze konuşuyor bizimle.Yüzünde çileli gecen bir ömrün izleri yüzün her hareketinde ele veriyor kendini.Bu tarafta denize girecek güvenli bir yer tarif ediyor.ve ekliyor. “ Amma buralarda galacah yer yogdur!..”
Deniz güzel .Pırıl pırıl.İnsana neden yaşaması gerektiğini hatırlatır gibi özgürlüğe çağırıyor.Su olanca büyüsüyle karşımda.Bir hafta sürecek bu turda öyle hızla yol alıyoruz ki deyim yerindeyse sadece “uğruyoruz.” Denizden sonra babam Namık Kemalin mezarının buralarda olması gerektiğini söylüyor.Meraklanıyorum.Oraya uğramaya karar veriyoruz.
Bolayırda Namık kemal ve gazi Süleyman paşanın türbelerini bulduk.Büyükçe bir park içinde.Gece ışıklandırması yetersiz de olsa bakımlı sayılır.En azından temiz.
Namık Kemal buraya defnedilmeyi kendisi vasiyet etmiş.Parkın girişinde onunşu dizeleri karşılıyor bizi:
Ölürsem görmeden millette ümid ettiğim feyzi
Yazılsın seng-i kabrime vatan mahzun ben mahzun
Burada mezarın yanında yazarın hayatı hakkında bilgi veren camlı genişçe bir pano var ve bir şiiri yer alıyor.Burada yazdığına göre yazar (1840-1888) Sakız
Adasında zatürreden ölüyor ve buraya gömülmek istediğini vasiyet ediyor.
Süleyman şah1316-1359 bir Rumeli fatihi.Lalası ve atı ile yan yana yatıyor.Türklerde eğitime verilen öneme ve hayvan sevgisine bakar mısınız?Kendisi burayı fetheden Osmanlı paşası.”Osmanlı şehzadesi ve komutan 1330’da İznik ve 1337 ‘de izmitin alınmasında önemli rol oynadı.Bolayır yakınlarında bir av gezisi sırasında atıyla birlikte uçurumdan düşerek hayatını kaybetti.” Şeklinde bir not var burada.
Yola devam ediyoruz.Gece konaklamak için önceden duyduğumuz Güneyli köyünün yolunu tuttuk bile.Gece karanlıkta vardığımız bu köyde kaldığımız sınırlı saatler boyunca küçük bir masal kentinde gibiydik.Küçük bir sahil kasabası burası. Şirin sahiliyle göz dolduruyor.Gelibolu’ya inerken yolda , elektrik üreten rüzgar pervanaleri dikkatimizi çekiyor bu elbette bir anlamda ülkemizin enerjide ilerleme kaydettiğinin açık bir kanıtı.
Güneylide Rusça konuşan birkaç Bulgar dışında turiste rastlamadım.Bu tatil köyünün öyle sıcak ve samimi bir havası var ki insanı hemen esir ediyor.Şirin sahil boyunda gece gezintisine çıkmış insanların arasına karışıyoruz.Kalabalık burada bir nebze arttı.Burda kaldığımız Martı motel gece muhteşem ışıklandırmasıyla dikkatimi çekmişti.İçeri bir göz atınca buranın ne kadar isabetli bir karar olduğunu anladım.Her ayrıntı misafirlerin rahatı için düşünülmüş, odaların fiyatları çok uygun ve odalar son derece rahat ve şık.Özellikle kaldığım 204 numaralı oda pembe-gülkurusu dizaynıyla görür görmez beni büyüledi.Pembe halı , gülkurusu perdeler ve yatak, hasır kaplama kapı ve dolap ve ortadaki hasır koltuk , balkonun kapısını açınca içeriyi huzura boğan deniz kokusu ve tatilcilerin sevimli gürültüleri ve buna eşlik eden hafif bir çekirge melodisi.Mükemmel bir dekor oluşturulmuş motelin içinde.İnsanı saran ve güven veren mutlu bir romanda dolaşıyormuşum gibi .Burayayeniden gelip daha uzun süre kalmalıyım.Sabah kahvaltısı neşe içinde geçiyor burada, bahçe düzenlemesi nefis , her adımda başka bir güzelliğe çekiyor sizi.
Üzüntüyle ayrılıyorum buradan, yolda biraz surat da asıyorum galiba.Kadınlar erkeklerden farklı olarak her yeri görmeyi değil de beğendikleri bir yerde biraz daha uzun kalmayı tercih ediyorlar.Belki evcimen yapıları bunu gerektiriyor.
Gelibolu yarımadası tarihi milli parkına giriyoruz.Gelibolu yarımadasında Çanakkale savaşları tanıtım merkezi sinevizyon gösterisi için duraklıyoruz.Oradan Kabatepeye geçiyoruz.Burası orman ve kamp alanı , denize girmeye ve yemek yemeğe müsait alanlar oluşturulmuş.
Beni burada şaşırtan oturduğumuz masanın hemen yanında aşikare siperlerin olmasıydı.Gelişigüzel çukur değil de bildiğiniz siper.Kıvrıla kıvrıla giden son derece estetik bu siperler insanların oturup sohbet ettiği masaların hemen yanından su gibi akıyordu.Bir zamanlar bu siperlerde savaşan ecdadı görür gibi oldum, bu siperlerin koruma altına alınması gerektiğini düşündüm.Çünkü insanlar bu siperlerin üzerinden sağından solundan atladıkça bu yapı bozulacak mutlaka.Siperlerin içine girdim, acaipti.Gerçekten korunaklı bir saklanma yeri.
Hayraboluda bir not defteri edinmeme rağmen halen inatla bu küçük ve daracık adisyon koçanına yazmaya devam ediyorum.Çanakkalede Seddülbahire iniyoruz.Abideyi ziyaret edeceğiz.Çok kalabalık burası , insanlar rehberlerinin etrafından toplanmış ilgiyle dinliyorlar anlatılanları.Biz de eksik kalmayalım diye yanaşıyouz kalabalığa.Rehber ilginç şeyler anlatıyor.Anzakların bir şehidimizin başını kesip memleketine götürdüğünü ve ölürken bunu torunlarına itiraf ettiğini söyleyerek başın Türkiyeye iade edildikten sonra gömüldüğü yeri gösteriyor.Kalabalık grup ikişerli sıra halinde o tarafa yöneliyor.Yüzlerinde saygı en belirgin ifade ve biraz da anlayabilme çabası.Burada öyle çok anıtmezar yapılmış ki okumaya kalksanız neredeyse günler alacak,İçim titriyor.Rehber devam ediyor: Abidenin 41 m70 cm olduğunu ,abidenin dört ayağının dört kıtadan düşmanı yendik anlamına geldiğini söylüyor.
Eceabattan vapurla karşıya geçiyoruz.Çanakkaleden Trvaya doğru gidiyoruz.Burada çekirge sesleri yoğunlaşıyor.Hatta bu çekirgeleri görebilirsiniz.Kaz dağlarına doğru yaklaştıkça bu çekirge seslerinin ekosu da artıyor.Dayanılmaz bir ritm.Bozcaada tarafına doğru ilerliyoruz.Mahmudiyedeyiz. Behramkalaye çıkacağız.yani assosa.Don kişotun yeldeğirmenlerine benzeyen rüzgar türbinleri yine karşımıza çıkıyor.Bu pervanalerin bir kanadının uzunluğu en az 50 m.Orada bu manzarayı izlerken sevimli bir keçi ailesinin arasında kalakalıyoruz. Bozcaadaya giden yolda sık zeytinlikler var.Bu ağaçların yaz kış yeşil kalabildiğini söylüyor babam.Doğrusu tüm bitkileri tanıyan hatta tüm kuşları çok uzaktan tasvir eden biriyle gezmek insana çok şey öğretiyor.Hele arpa ve yulafı zor ayıran biri olarak benim böyle doğayı iyi bilen ve onun dilini çözmüş biriyle gezmem oldukça faydalı oldu.En azından söğüt ağacıyla zeytin ağacını bir daha karıştırmayacağım.
Geyikli iskelesinden Bozcaadaya arabalı vapurlar var,atlıyoruz hemen.Yollarda gezerken bu göçebe yaşam içinde insan yaşama hakim olan kozmopolit yapıyı görüyor en şeffaf haliyle.İnsanlar ne kadar benziyorsa bir o kadar da farklı yaşamlar sürdürmekte.
Çanakkalede asyanın batıdaki en uç noktası olma özelliğiyle ön plana çıkan Babakaleye uğruyoruz.Burası da küçük bir köy.Burada üçüncü geceyi geçireceğiz.Bu bölgeye geç bir saatte vardığımız için belki de kalacak yer bulmakta zorlanıyoruz.Köyün otelleri bana hiç güven vermiyor nedense.Çok eski ve tuhaf kokuyor, yadırgıyorum doğrusu.Bir yerde kalabilmeniz için – bu çadır veya karavan da olabilir ki bana zevk verir- önce uykuya dalabilecek asgari bir güven edinmeniz gerekiyor.
O kadar yorgunuz ki bulduğumuz ilk pansiyonda kalıyoruz.Burası temiz, ben hemen seriliyorum yorgunluktan ,oğlum çoktan uyudu.Bir çocukla gezerken her şeye iki kat fazla dikkat etmek zorundasınız, onun rahatı ve yeterince beslenmesi - elbette yollarda risk her zaman daha fazla-için hep onun yerine de düşünüp onu kollamak gerekiyor.Sanırım bu gezide oğlum benden daha rahattı ve hiç şikayet etmedi, benim yolda sürekli midem bulandı o ise şükür gayet iyiydi.Hiç mızmızlanmadı.
Yatağa uzanıp biraz kitap okumalı şimdi.Camı açıp dışarı bakıyorum önce .Daracık bir taş sokak.Çok eski bir yerleşim burası.Ağaçlıktan yolun ilerisini seçemiyorum, ama girişte hemen her köyde olduğu gibi bir geniş bahçeli bir kahvehane vardı.Sabah olunca anlayacağız nerede olduğumuzu.Elimde kitabım uzanmışken merdivenleri çıkan kibar bir hanımefendinin sesi geliyor kulağıma.Yan odada kalan babamlara pikeyi üst kattan getireceğini yeni yıkamış olduğu için oradan alması gerektiğini söylüyor.Bayanların dahil olduğu işletmeler her zaman daha temiz ve daha özenli işliyor.Burası kalite olarak da iyi.
Sabah duştan sonra kahvaltıya iniyorum.Gayet itina ile hazırlanmış nefis bir masa bu.Buranın sahibi bayanla sohbet ediyoruz bir yandan.Bizi bilgilendiriyor, hemen yantaraftan gelen sesleri fark etmiyorum önce, el yapımı bıçakların olduğu çok küçük bir işletme.(Bu pansiyonun kartını kaybettiğim için adını hatırlayamıyorum.)
Babakalenin hemen girişinde kahvenin arkasında el yapımı bıçakların üretildiği dükkanın hemen yanında burası.Ateşte demiri/çeliği dövüyor, seslerden yalnızca bunu çıkarabiliyorum o an.Yöreye has avcı bıçakları yaplıyormuş burada.Hayvan boynuz ve kemikleri kullanılarak ve tamamen elde.Ziyaret ettiğimiz dükkan sahibi yurtdışından pek çok ülke televizyonunun buraya çekime geldiğini fakat türk televizyonlarının –TRT dışında- bu konuya ilgisiz kaldığını belirtiyor.Buradan el yapımı avcı bıçağı alıyorum.Gerçekten orijinal görünüyor.
Kale çok yakın buraya.Duvarların fazla yüksek olmaması dikkatimi çekiyor.Buranın çok ilginç bir hikayesi var.Bunun öykü ustalarınca es geçilmemesini diliyorum.1725 yılında padişah 3.Ahmet döneminde korsanlardan korunmak üzere vezir kaptan Mustafa paşa tarafından yaptırılıyor.Olay şöyle gelişiyor:Bir fırtınada köye sığınan Mustafa paşaya köylüler korsan saldırılarına karşı bir kale yapılmasını istediklerini söylüyorlar.Ve bu kale o devrin mahkumlarına karşılığında serbest bırakılacakları vaadiyle yaptırılıyor.Gerçekten buranın yerlileri de serbest bırakılan mahkumlar oluyor.Ve burada çeşitli zanaatlarla uğraşıyorlar demin örneğini verdiğim el yapımı bıçaklar ve deri tabaklama gibi.Kalede otururken karşınızda Midilli adasını görüyorsunuz.O kadar yakınınızda ki , oranın yunan adası olduğuna inanmak güç.Kale surlarında otururken kendimi o zaman dönmüş hissettim.Bacaklarımda koyun yününden dolamalar ayağımda çarıklar önümde çamur kaplar.Kalenin surları halen sağlam hatta kenarlarda birkaç odası da sağlam görünüyor.Ama ortası tamamen yıkılmış.
Buradan çıktığımızda yolculuğun başından beri 800 kilometre yol katettiğimizi görüyorum.Buradan Gülpınar köyüne geri dönüp Assosa hareket ediyoruz.İleri gidemeyiz çünkü asyanın batıdaki en uç noktası burası.(devam edecek.)
There are only two tragedies in life: one is not getting what one wants, and the other is getting it.
(Hayatta yalnızca iki trajedi vardır: bir tanesi istediğini elde edememek ve diğeri de onu elde etmektir.)
-- Oscar Wilde