Söze susamışlara yalnız yaşayan şiirler

29/4/2009 - Nihavend Kıyılar

Kategori: oyku



          Aşık, bir damla suya baktı, onun yüreğine daldı.Aşk, bir damla suda baldı.Baldırandı.O bir damla su harlandı.Harelendi. Dile geldi. Tel tel döküldü. Şerbetlendi.

         Su damlası varlık aleminde gözünü açınca, ilkin bir yudum muhabbet aradı ve dört bucağa bakındı . Yanıbaşında dev bir keder evinin kucağında karılı buldu muhabbeti.O keder evi, dev bir hanın önünde bir halayık gölgesi kadardı .

         Lâmekan bir konakta korkuluklarla rakseden yaşlı bir adam gördü , oturduğu kuru, dilsiz minderinden dünyaya hükmeden. Bir nazarıyla önündeki bir tas soğuk suda dünyayı çalkayan. Damlacık, halayığın gölgesini bir çilekeş izlekte sürgidince yaban bir diyara taşıdı onu bu yaşlı hamal.

          Öncesinde tuhaf bir hasbihal.Sözsüz ve sessiz.Nişansız ve imgesiz.Yalın, arı ve ötekisi olmayan bir öteden ve perdesiz. Sonrasında safkan atlar koştu gölgesinden halayığın...Kızgın terler döküldü upuzun yelelerden…

         Ve yüreğin diline düştü aşk.Kelimelerin her biri, damlacığın ruhunda bir kerpiç kadar ağırken, aşkın heybesinden harfler su gibi döküleyazdı. Kelam, önce coşkuyu yokladı titrek elleriyle.Has nefesler dilinde kaynadı damlacık. Yıllarca dövüldü bir demircinin kızgın ve sert örsünde. Su damlası minicik cüssesinden beklenmeyecek yaşlar akıttı gözlerinden.İrem bağlarını yeşile boyadı  göz yaşları. Su damlası, mekan ve zaman değişse de başını bu muhkem çilegâhın esmer taşlığından hiç çıkaramadı.

        Sonra yaşlı hamal bu su damlacığının sırtına vurdu kova kova zemheri göllerin sularını.Taşımak zordu. Zordan maada aslolan söz‘den köze taşınmaktı.

      “Bu yükü taşımak için, “dedi hamal, damlacığı süzerek, “Önce diline keçe bağlamalı.Bağlamalı ki, hem sırtından akan sular dökülmeye ; hem de dilin nahoş kelamı süze.”

     Damlacık , bir keçe bağladı diline hamaldan öğrendiğince , koyuldu hamalın sözlerini kalbine belletmeye.Dünlere sabredemedi.Günleri akledemedi. Yapamadı. Dayanamadı.

     Sonrasında ve her gün doğumunda bir kase zehri sundu damlacığa.Damlacık her öldüğünde bu zehirle, bir eline dert mahfazası içinde başka bir hayat verdi , bir eline mahfazasız bir başka simya.

      Damlacık gizli gizli sökerdi dilinden keçeyi gece kızılında.Dilini de uydururdu geceye , dillendirirdi eğreti halini kalbinin.O uyurken tüm makamları dökerdi eteğinden piri fani.O söylenirken dinlerdi onu sözlerin ötesinden.

      Uzun yıllar aştı damlacık,  uzun yollarda şaşırdı.Delişmen sulara daldı, piri fani her durakta onu sınadıkça kendini bir baha eder sandı da aldandı. Kâh hasretin bir ılık yağmuruna ekledi kendini, bir annenin gözyaşı oldu; kâh bir sevdaya düşmüşün yüreğine vurdu kendini, aşk sözü yudu.

     Su damlası, hem elmas  hem zümrüte mazruf şuleler oldu tek damlalık endamıyle.

   Onu halden hale geçiren yaşlı hamal:

 ”-Haydi,” dedi damlacığa ve dilindeki ke(lep)çeyi çözdü:

 “Haydi düş kelimelerin peşine, durma! En nazenin ve en ehil olanları ile sun kendini sevgilinin nazarına!”

       Bazen insanlardan daha çok kucak açardı kelimeler. İnsafları insanlardan çoktu ya.Daha bir sarıp sarmalardı ya harfler sinesine. Bazen hiçbir insanoğlunun duyamadığını kelimeler işitir dile gelirdi ya. Hele ki bu kutlu bir söze dönüşürse.O zaman, olmaz, olamaz olanı olmuş kılan bir olasılık hasıl olurdu her kelamdan.

     Duaya durmak için durdu su damlası. Perçemine bir tecelli değince dağıldı aleme bir ötesiz makam. Tek bir satır keser miydi sözün başını? Ya son başta dürülü ise ? Son başa tac edilmeden; baş sona muti boynunu bükmeden nasıl kurulurdu duanın otağı göklere?  Su damlası aşkın mütemmim cüzü olana dek niyaz ile soludu.

   “Kelimeler soyağacın gibidir,” dedi  yük taşıyan ve  taşıdı sözü binlerce fersah öteden sabr ile :

  “Ana dilin ecdadın kadar yakındır. İstersen alacakaranlıkta yüreğinden ellerine sicim gibi yağan nazlı harf şulelerine bak. Sağlam bir kaledir diline her biri. Feracesini sıkıca sarınmış bir ahu dilber gibi kalmış olsa da yabanda.Kelimelerin her biri nişan alacağı takdir buyrulmuş birer ebabil gibirler dil göğünde.”

   Yaşlı ve bilge hamal,  söz yükünü  sırtlanmıştı bir kere;

   “Bir mektup sunmak istersen sevgiliye gönül mektebinden kelimelerin en utangaç, en temiz ve  firuze olanlarını seç de varlık kapısı ışıldayarak açılsın.Onlar insanlar gibi eğreti bakışlar iliştirmez yakana.Kelimeler sadıktır ve yalanı yoktur, neyse tam da o’dur.

      Efgân ederse halin topyekûn, kelime kadehine dök melâlini.Işığa ağsın karanlığın. Buzlaşmış kaskatı insan suretlerine karşın  kelimeler, onları her sahiplenişinde bambaşka ve yepyeni bir makamda konuşurlar seninle ve onlar kalemin dudağında yalnızca dinlenirler, hiçbir kalemin otağında durmayacak ve sığmayacak kadar özgürdürler.”

 Damlacık bir zerre susku ile kaldı elinde.

 Bir de, diye ekledi yük taşıyıcısı;

 İnsanlar bencil orakları ile içinde yeşeriveren hevesin başını vurmak ister .Buna izin verme.Sözlerine tamah etme.Yoluna devam et.”

   Yaşlı hamaldan öğrendiğince kelimelerin her birini özenle ve birer mücevher gibi dizdi dilinin dua göğüne.Duasındaki ışıltıya gök ehli nazar kılıncaya değin elmas, zümrüt ve yakutları parıldatmaya devam etti usul usul. Dilin dua göğünde gözyaşı sel olunca ol karar çıktı geldi. Bu su damlası bir engin deryayı destar diye sarındı başına ve bir abı hayat kesildi.

    Bundan da ötede, kelimelerin anlamlarından soyunduğu bir vadide, aşk mızrağından söz temrenini çıkarıp hal temrinini takındı su damlacığı.

    “ Burada,” dedi sözü yüklenen yaşlı ve bilge hamal, “Tüm halayıklar gölgelerinden dahi soyunur. Burası lâmekan kıyısıdır kelime ummanının. Sözün aşk diline eklendiği dem idraklere sığmaz lakin gönlün derununda işlenmeyi bekleyen yer, yine işte burası.”

 Ve keçeyi çıkarıp damlacığın gönlüne bağladı bu sefer.

Aman ha, dedi, gönül evine giryan sokmayasın. Hep meşk ile hoş olsun başın.”

“Ve sen,” diye ekledi yük taşıyıcısı,

“Ateşi hayal etsen ateş olursun. Dağları hayal etsen dağlar ile eştir boyun. Toprağı eşelese sözün toprak kokmadadır özün. Hasılı ne ile iştigal olsa hayal ve fikrin ona eşdeğer bir gölgesin. Öyle ise var git bilesin hep gönül evinde şemsin ziyaları asılı kalsın. S/özün sirayet ettiğince aşka, işte bu kadarsın.”

     Duydu aşk tellalının meramını su damlası.Tüm ait olunuşları kökünden silen bu tanımlanamaz keyfiyete dahil olabilecek bir yürek aradı sadrında.Yokladı duygu göğünü. O’nun adıyla atan bir kızıl kadeh buldu, dolmayı bekleyen ama öncesinde boşalmak için dolan.Her doluşunda

 “Şarap bu değil,  yıka ve arındır beni bununla!”

   diye inleyen. Kendini sahte şaraplarla çalkalayıp içini dile deviriveren. Her cansız kalan duruşunda-o tek durmalık bir arada-yeniden O’nun adı için canlanışında, kayıp bütüne varmak için çırpınışında…Ve aşk kesilişinde her atışında. Düşündü su damlası. Var olan her şeyi içine alacak kadar geniş bu kalbin gerçeğine  sirayet edebilecek sözü bulabilir miydi ıslak ve suskulu dilinde? ”Olsun ,dedi, akarım var gücümle şu dünya denen beyâbandan kadeh kadeh kafûrların eşmesine.” Hem zaten su, ateşi hayal edince kendisi bir ateşe dönüşmez miydi?

       Buradan sonra su damlası binler vadi aştı, derin köprülerden geçti. Aydınlığı bir karanlık kadar olan derin bir keder uykusunda yitirdi vucudu nemini. Bu derin uykuda, tüm zanların seçilemez suretinin dipköşesinden , hiçbir belirsizliğin olmadığı bir kuru zemine uzandı. Dili, yükünü salıvermiş ve arınmıştı. Bir de şunu fark etti;  her düşe/yazdığında, sözsüz kelamının imdadına hamal, elsiz ayaksız yetişmişti. Damlacık, fena vadilerini geçip ummanlarda yitinceye değin bir  iksir olduğundan habersiz yollara vurdu kendini. Aşk sözünü, dünyaya bir payanda kılmıştı.

              ve …

   Kelam içre harlandı öz...Sözüstü düşeyazdı aşk...apak...ve peyderpey... Deryaya dönüştü  zerre … Varlık ağacında gönül meyvesini budayarak...

   Aklın binbir suratını gördüğünde su damlası, dünyanın gölge bir halayık ve bir korkuluk arasında esen bir samyeli yahut bir karayel olduğunu anladı.

     Aşk makamında döndü acuna nazar etti de dellenmekten korktu. Her zerrenin sonsuz aşk meclislerinde aşkın adını mestane sayıkladığını gördü.

   Yüzü abı hayat duldası olan su damlası aşk mızrağından hal temrinini de soydu, bu yolda canın baha etmediğini anladı ve kendini aşk mızrağının ucuna vurdu. Varlığın tüm ilmeklerini birer birer çözünce kavsından kurtulan deli bir ok gibi ufukta aşk yüklü bir g/iz bıraktı...Ta ki bir dervişhanın pespembe nur yanağından süzülen bir yaş ile ummanlara karışıncaya dek ufuk çizgisini iziyle sildi ve aşkın güzel yüzünde yeniden  zahir oldu…Beyâban misali su damlası dervişhanın nefesinde bir kafûr kadehi bulunca yüreğinin başını eğdi ve ikiliği ortadan kaldıran bir “ Hû” niyazında yok’un kucağından mutlak varlığa yitti...Son da kalmadı baş da.Sen de kalmadı ben de.Aramak da silindi bulmak da.Aş(ı)k suya kemend atınca –maşuğun ferman buyurduğuydu- aşk bir damla suda göründü; her agâh nefesi ile maşuğa sürüldü ve sürgündü vesselam…

                                              Temrin 13.sayı

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/4/2009 - Çeviri Günlükleri

Kategori: _eviri







         Emily Bronte, 1818 doğumlu İngiliz edebiyatçı. Bir yazar ve şair.Seçtiğim bu şiir muhtemelen Anne ve Charlotte ile birlikte ortak yayınladıkları şiir kitabından. Tarih o zaman 1846... Bu şiiri seçerken anlam olarak ne ihtiva ettiğini bilmiyordum. Sadece şiirin adı beni bir şekilde kendine çekti ve bunu bir kenara ayırmış oldum. Üniversitede iken aynı yurtta kaldığımız sevdiğim bir arkadaşım, şiir çevirisinin çok zor olduğunu söylemişti. Ben uzunca bir zaman şiir kelimesinden ve o olağanüstü içeriğinden tuhaf bir ürküntüyle uzak durduğum ve o dev girdaba kapılık sürüklenmekten çekindiğim için bu söze o zaman fazla aldırmadım.

          Bir de üniversitede İngilizcem pek iyi değildi. Daha doğrusu tüm dersler ingilizce idi elbette ama diğer dil olarak kuralları, grameri , yapısı ile dilin çepeçevre öğretildiği (veya bunun böyle olduğunun iddia edildiği) ingilizce derslerine türban problemleri nedeniyle giremedim doğru dürüst. Bu yüzden hep bir şeyler eksik kaldı bende. Dolayısıyla arkadaşımın söylediği o cümle benim dünyamda hiçbirşey ifade etmemişti o zaman. (Edemezdi buna izin veremezdim. Yakalanırsam kurtulamayacağımı bildiğim bir tutkudan ölesiye kaçıyordum. Belki garip gelecek ama lisede yanımdaki kız arkadaşım Hasretinden prangalar eskittim’ i okuyordu hemen yanımda ve ben bir canavar (!) görmüş gibi kaçmıştım oradan. Aşktan kaçmak gibiydi işte.)

 

        Şimdi neden bu çeviri işine kalkıştığıma gelirsek eğer: sanırım hayatta benim için şiir ilk sıralarda yer almaya başladı ve dolayısıyla çeviriye bir şekilde bulaşmak zorunda hissediyorum kendimi. Sanki bu işi yapmak zorundaymışım gibi. Hayat öylesine süflileştirildi ki, bu bayağılıktan kendimi korumak için şiirin asil ve sonsuz dinamik revaklarına sığınıyorum. Bundan maada bu kadının ruh dünyasına girmek, onun iklimini solumak istiyorum. Çünkü şiire bir şekilde sığınan bir insanı tanımak olacak bu. Ondokuzuncu yüzyılda yaşamış bu kadın nasıl giyinirdi, nasıl konuşurdu, nasıl bakardı? Bu beni ilgilendiriyor. İlgilendiriyor çünkü sözün gücüne ve büyüsüne inanmış ve onun ruhani mıntıkalarında dolaşmış biri.

          1837-1901 yılları arasındaki dönem İngiliz edebiyatında Kraliçe Viktorya dönemi olarak kabul ediliyor.Viktorya acaip bir kadın 18 yaşında tahta çıkıyor ve tam 9 çocuk doğuruyor. İşçi sınıfını önemsemiyor , yeniliklere kapalı ve kadınlara seçme hakkını bile vermek istemiyor.Bu dönemde çok ilginç ve dahası tutkulu anlatımlarıyla ön plana çıkan önemli kadınlar var. Elizabeth Barret Browning,Bronte kardeşler-Charlotte Anne ve Emily Bronte-,Christina Rosetti ve Emily Dickinson..Viktoryen dönem, geleneğe bağlı sıkı kuralları olan bir zaman dilimi. Kadınların sert korselere mahkum olduğu , sanatın belli ellerce  hep kontrol altına alındığı , tutucu, baskıcı bir dönem. Elbette bu kıstırılmışlık ve bu baskı edebiyatı besliyor ve büyütüyor. Hep öyle değil midir zaten? Bu döneme ait yazarlar arasında Charles Dickens, Thomas hardy, George Elliot var. Bu isimler lise dönemimde kitaplarını zevkle okuduğum isimler. Belki bu yüzden bu isimleri gördüğümde bir yakınımı görmüş gibi olurum.

 

       Emily Bronte, Wuthering Heights –Uğultulu Tepeler’in yazarı. Bu önemli romanı ömrünün bitmesine sadece bir yıl kala yayımlıyor. Bu roman bugün İngiliz edebiyatının klasiklerinden sayılır ve defalarca filme çekilmiştir. Birkaç film, radyo ve tv oyunları ve hatta müzikale ilham vermiştir.

Emily Bronte ömrünü sonlandıracak olan hastalığa tüberkiloza yakalandığında tedaviyi reddediyor ve o zaman yalnızca 29 yaşında. Bir yıl sonra ölüyor.Tedaviyi reddettiğini okudum bir yerde.Acaba doğru mu bu? Uğultulu Tepeler ilk yayınlandığında eleştirmenlerce olumsuz değerlendiriliyor.Tabi o zamanın şartlarında birdenbire sözlerini göğe kaldıracak değillerdi. Daha sonra klasikler arasına girdiyse de Emily bunu göremedi.(Belki de gördü, bunu da biz bilemiyoruz en azından buradan bir şey görünmüyor.) Asıl şaşırtıcı olan, baba evinden doğru dürüst ayrılmamış ve hiç aşk yaşamamış bir kadının böylesi bir başarıya imza atabilmesidir.

 

   İlgilenenler için şiirin orijinal metnini alıyorum buraya.

 

               

   no coward soul is mine -Emily Bronte (1818 – 1848)

 

 

No coward soul is mine,

No trembler in the world's storm-troubled sphere:

I see Heaven's glories shine,

And Faith shines equal, arming me from Fear.

 

O God within my breast,

Almighty, ever-present Deity!

Life, that in me has rest,

As I, undying Life, have power in Thee!.

 

Vain are the thousand creeds

That move men's hearts: unutterably vain;

Worthless as withered weeds,

Or idlest froth amid the boundless main,

 

To waken doubt in one

Holding so fast by Thy infinity,

So surely anchored on

The steadfast rock of Immortality.

 

With wide-embracing love

Thy Spirit animates eternal years,

Pervades and broods above,

Changes, sustains, dissolves, creates, and rears.

 

Though earth and moon were gone,

And suns and universes ceased to be,

And Thou wert left alone,

Every existence would exist in Thee.

 

There is not room for Death,

Nor atom that his might could render void:

Thou -Thou art Being and Breath,

And what Thou art may never be destroyed

 

 

      Şiiri ilk kez okuduğumda dil normal olarak çok eski yankılandı bende ve bunu ilk defa deneyeceğim.Aşama aşama değerlendirmeyi.

 

        İlk bölüm ikinci mısradaki “trembler” aklımda nedense hep anahtar kontak anahtarı şeklinde kalmış. Başka bir şey gelmiyor aklıma. Sözlüklere bakıyorum.Orada da aynı. Şu an için burayı kurgulayamıyorum tam olarak. Anlamı bir heykeli yontar gibi, elimde keski etrafında dönüp durdukça ortaya çıkacak. Henüz tanışma faslındayım bu mısralarla. Bir şiir çevirmek için dil bilmenin yeterli olmadığı gün gibi ortadadır. İkinci mısranın başındaki vain: ilk elde, boş- faydasız anlamlarına gelir ama gurur kibir anlamını da taşır. Şimdilik o da yüzünü göstermiyor peçesi sıkı. Ya da ben akıl edemiyorum.

        Bu dilin Eski kullanımına güzel bir örnek sondan bir önceki kısımda “thou wert” ifadesi. Bu sanıyorum artık kullanılmıyor. Sözlükte eski ibaresi mevcut, internet sözlüklerinde bunu ben zaten bulamadım. “be” kelimesinin redhousedaki karşılığına bakarsanız; be: şimdiki zaman ı am ; he, she, it is; we, you, they are ; eski thou art.geçmiş zaman ı, he, she, it was ; eski thou wast; we, you, they were ;eski thou wert.(sözlüğümün kapağı yok çok eski heralde redhouse olacaktı sayfa 77.)

 

    Şiirden aniden uzaklaşıp, sıyrılıp tamamen, sonra yeniden davranmalıyım.Yayı gerer gibi.Şiir okunu daha uzağa atmak için. Yapabilecek miyim bilmiyorum. Şimdilik bu sığ sularda demleniyorum. Şiir nazlı bir bebek gibi pek yüz vermiyor.

 

   Yeniden okuduğumda ve dönüp durduğumda

 

Korkak bir ruh değil benimki

dünyanın sıkıntılı küresini çeviren bir anahtar yok

görüyorum cennetin ihtişamlı rengini

Ve parltıda inancın rengini de beni korkudan koruyan

 

Ey tanrım gönlümdesin

Ey her şeye gücü yeten ve hep varolan yüce ilah

Hayat , şu içimde onu soluklanan

Sonsuz bir hayat, gücünü içimde hissettiğim gibi

 

Boşlukta binlerce inanç var

Ki o insanın kalbini harekete geçiren; tarifsiz bir boşluk

Ölgün matem elbiseleri kadar faydasız

Yahut boş sözler o sınırsızın ortasında

 

Şüphe Bir kere uyanırsa

Senin sonsuzluğun bunu alıkoyar

Ve elbette bağlanır ve konaklar

Ölümsüzlüğün o metin kayasında

 

Her şeyi saran bir aşk

Senin ruhun hayat verir sonsuza dek

İşler  ve dil verir ve dahası

Değiştirir,güç verir,eritir, yaratır ve büyütür

 

Ay ve dünya gitseler de

Güneş ve kainat dursa

Yalnızca sen kalırsın

Her varlık seninle var olur

 

Ölüm için bir oda yok

Ne de atom için döneceği bir boşluk:

Sen varlığın ve fısıltının yüceliği

ve senin yarattığın asla yok edilemez

 

       Burada aniden biryere başımı çarpar gibi “main”in bir okyanus olduğu sonucuna vardım.Üçüncü kıta son kelime. O zaman “froth” da bir köpük olacaktı ve oldu. Yine de her şeye rağmen kelimeler gözüme gri görünüyor ve şiirin enerjisi düşük. Sanırım bu benim enerjimle doğrudan bağlantılı. Şu çeviri kokusunu silip atamıyorum sayfaya sinen.

       Çeviride dil mükemmel bilinse de matematiksel uyumu yakalamak gerekiyor ki bu da ancak şiir yeteneği varsa kolaylaşıyor. Şiir yeteneği derken tam olarak kastettiğim; şiir okuma, sevme, ruhunda ona yer açma. Çeviride de normal bir metni kotatırkenki o kendini ele verme durumlarını engelleyemiyor insan. Israrla birebir çevirmeye çalışmak, hiçbir kelimeyi ıskalamadan, bu biraz bana göre şartlı düşünmenin bir sonucu. Hala “trembler”in titreyiş, ürperme olduğunu akıl edemiyorum bilmem kaçıncı okumada. İşte bu şartlanmışlıktır. Metni birebir çalışmaya çevirmek ona sadık kalmak, böyle bir inat eseri hırpalıyor. Onu sessizleştİriyor yeni dilin içinde. Devinimi azaltıyor. O devingen yapı bu inatla asla korunamaz.

     Emily Bronte tutkulu bir kalem. Bu şiirden kolayca çıkarılır bu. Ben, bu denli dini motifleri olan bir şiir beklemiyordum, bunu daha lirik , romantizmin doruklarında salınan bir şiir sanmıştım.

        Bu şiiri türkçeye çevirmek için bu dili bilmek gerekli fakat yeterli değil. Şiir dilini, o üst dili okuyabilmek ve onu yapısöküme uğratarak yeni bir dilde yeniden şiirle kurgulamak zorunluluk arzediyor. Bu noktada serazad gezip duruyorum. Nokta atışları yapıp. Kuş bakışı bakıyorum mısralara. Pike yapıyorum dikkatini çekmek için.Sanırım biraz yumuşadı bana karşı.Yavaş yavaş konuşmaya başladı.Kendimi şu anda Nazan Bekiroğlu’nun Cam ırmağı taş gemi kitabındaydı sanırım, ölü şehri konuşturmaya çalışan o kül rengi küçük kuş gibi hissediyorum ama elbette bu şiir son derece canlı. Şiirin son haline geçmeden önce sondan ikinci bölümde yer alan “suns and universes-güneşler ve evrenler “ ifadesine takıldığımı belitmeliyim. Fizik o zamanlar elbette bu kadar ileri değildi ve bu ifade dinsel bir tecrübe sonucunda ortaya çıkmış olabilir. Güneşler , yani birden fazla güneş olduğunu ima ediyor. Bu öylesine uçsuz bucaksız bir konu ki, düşünün bilim adamları evrende güneş sistemi gibi iki milyara varan rakamlar telaffuz ediyorlar, bazıları da sonsuzdur deyip aklını zorluyor insanın. İnsanlık tarihini baştan başa düşünürseniz hızla bu rakam artıyor. Düşünsenize bir zamanlar dünyanın öküzün boynuzlarında olduğuna inanılırdı. Şimdiyse gelinen yere bakın.Ben eğer bu kadın gerçekten dini bir okula devam ettiyse-kaynaklarda buna dair bilgiler mevcuttur- burada bilgi nevinden bir şeyler öğrenmiştir ve bunu içselleştirmiş olabilir. Bana kalırsa katı dini hayat , içi boşaltılmış şekilde verilirse insanı baskılamaktan uzağa gidemez. Fakat  sufizmin yaşattığı şekilde öğreterek, sevdirerek yaşanırsa gerçekten olağanüstü deneyimler sunabilir insana. Buna hepimiz zamanla şahit olmuşuzdur. Ben özellikle şiirde sözün dua yerine geçtiğine inanırım.Burada dualarda ratlanabilecek duyarlıkta bir bağlılık, bir yakarma hali, bir sena ortaya çıkıyor.Yaratıcının kudretini, biricikliğini, eşsizliğini övme ve bundan ivmelenen bir cesaret. En sonunda yavaş yavaş kabuğunu kırdım ve ortaya şu çıktı:

 

Korkak bir ruh değil benimki

Ürpermez dünyanın kederli fırtınalarından

Görür cennetin ihtişamlı rengini

Ve o inancın görkemini beni korkudan koruyan

 

Ey tanrım gönlümdesin

Sen her şeye gücü yeten ve hep varolan yüce

Hayat ki, şu içimde seni soluyan

Ve ölümsüz olan senden aldığım güçle

 

Gururda ne çok  inanç gizlidir

Ki o insanın kalbini kışkırtan; tarifsiz bir boşluk

Solmuş matem elbiseleri gibi hakirdir

Ya da sonsuz bir okyanusun ortasında aylak bir köpük

 

Bir kuşku dirildiğinde ansızın

kudretini bulur karşısında

Ve elbette dayanır ve bağlanır

Ölümsüzlüğün o azim kayalarına

 

Her şeyi kuşatan bir tutku bu heryeri

Sonsuzluk can bulmada ruhunda 

Yayılıp çoğalmada büyütmede ve dahası

Değiştirip kotarmada yeniden yaratmada

 

Ay ve dünya yokolsa

Ve dursa bile güneşler ve kainat

Yalnızca sen kalırsın birtek sen

Her varlık her oluş senin adınla hakikat

 

Ölüm için bir yer yok

Ne de atom için geri döneceği bir boşluk

Ve der; sensin varlığın ve fısıltının anlamı

Bir de yok edilemez senin yarattığın o sonsuzluk

 

     Şiirdeki uyağı bozmak istemedim, bunun için o müzikal sesini diri tutmaya gayret gösterdim. Kafiyeleri muhafaza etmek beraberinde elbette soğuk bir çeviri tadını bırakmış olabilir. Burada sadece bir paylaşımda bulunuyorum, olağanüstü bir şey değil bu yaptığım, çeviriye teşvik etmek amaçlı da düşünülebilir.                                                                 

     Şiirin kendi içinde o derin müziği bazen engin bir gök , bazen de şahlanan bir doru at. Ben yine de birşeyleri yanlış aktarmış, ifadeyi tam verememiş olabilirim biryerlerde...İnsan böyle bir şeyi okurken zamanda dolaşıyor adımları ve insanın ölümlülüğünde duraksıyor ve yazının ölümsüzlüğüne dönüyor yine. Hayat bir aktarım ve her an hiç durmadan değişiyor bir şeyler.Şiirin alt metninde mahrem bulunabilecek deneyimler sezinliyorum. Hani sufilerin sekr halinde söyledikleri türden ama bunun üstünü öyle güzel örtmüş ki bu ses sadece alt metinde duruyor üste çıkamıyor. Bir müzikte arkadan belirsizce yürüyen belki sadece bilinçaltı ile duyulabilecek ve bilinç tarafından algılanamayacak türden birşey bu…Orjinal metindeki uyaklara bakılacak olursa – bu dili hiç bilmeyen biri bile bu melodiyi duyacaktır- güçlü bir uslup bana kalırsa hem biçim hem biçem olarak benim seveceğim bir tür, tutkulu ve dirençli.

 

Bu metin hiçbiryerde yayınlanmadı.Sadece tek bir seferde biraz çalakalem yazıldı.Tashihe gidilmedi.Fakat şiirin çevirisi Aşkar dergisinde yayımlandı.Yazı kalitesiyle insanda hayret uyandıran bir dergi.internet adresi : askardergisi.com. Ben aboneyim , size de öneririm.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/4/2009 - Bir Çocuğun Duası

Kategori: _eviri



Yüce tanrım duy sesimi

Sabaha değin ve uyumadan önce bile

Yatağımın etrafında beklesinler

Duru ve aziz meleklerine söyle

  

Günahlarım çok olsa da senin merhametin

Daha ağır gelir onlardan ve her birinden

İnayet elin beni bırakmadan ayrıldım ben onlardan

Yalnızca senin yardımına güvenerek

 

Ve koru bu gecenin ürkütücü karanlığından

Onun tükenmeyen derin gölgeleri altında

Esirge beni sana dayanmam için ve sana

Dua edeyim yolum  tamam oluncaya değin

 

Tanrım  nihayeti yoktur senin rahmetinin

Ve kuşatamaz aklımız bunu

O temiz elçinin getirdiği sevgi dolu merhametin

Ve yoktur bir sonu, bir hududu

 

Affet beni , günahlarımı, geçmişte kalan

Ve gelecek günler için bana güç ver

Lütfunla aydınlat yolumu ve beni koru

Meleklerin “yurduna dön” diyene kadar

                                                                     Charles Dickens (1812-1870)

                                                                      Çeviren : Leyla N. Karaca

       Temrin 13.sayı

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/4/2009 - Kıyıya vuran




karanlığın ardında saklı
mum ışığının aklındakiler

oysa madde katı kaskatı görünür
yalan ve belki kımıltısızdır zaman
hızla giden bir ok gibi

vurur karanlığı tam ortadan

ve yol
tükeniştir biraz da
düşürmektir ardına güher yahut inciyi
kutlu ve şarabi yazgı kıt bulunur aynı anda

zordur kuğu gölünde sonsuzluk silüeti

ey söz koleksiyoncusu
Tanrı seninle konuşmak istiyor
söz koleksiyoncusu
burası suyun dibi görmüyorsun
burada taşın yüreği atıyor

suda acıyan bir damar
tutunuyor elime boz bulanık yapışkan
bırakmaz ayağımı çözse saçımı bırakmaz onlar
fobik ve agnostik hırıltıları suyun

yine de
suda işitilir sonsuzluğun ritmi
ama sen ne a oluyorsun ne de b
ab diyorsun ab’ı hayat istiyorsun
bir mağma kızılı olup düşüyorsun öteye
ve geceye susuz
kusuyor mekan kin kusuyor ve sus
ki örtsün yüzünü epictetus

oysa gereği düşünülmüştü ki gel ey

yalın bir söz
nasıl yüklenirse hayatı ve ölümü öyle
ruhun suya düşen yazgısı artık çıplak ve aymaz
hatta iğdiş edilmiş umutlar kadar sağır bir kavimdi

-yandım desem yanar mıydı dilimdeki mağribi-


Leyla Karaca Tok
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/3/2009 - Ruh yanaşmaları III

Kategori: Ignedanlik




kırk hançere ay sürgünü bir ece gizledi meczub

ve gidiyordu

 

“söylemiştim sana kelimelerin sihirli olduğunu

her harfin sonsuz  ahvali sürüdüğünü

ahenk revakları altında

her katrede bir umman var

 

kalpağını indir ey duvar

ve bırak hayat nasılsa o suda yunsun

ve gulyabaniye tamah

hikmet ve evhamın arası kadar uzakta dursun

 

ay  ateşler içinde saklı gök yarası

meşk ile maşuk arasında körebeyim

ay dilim dilim söz sarası

aşk koyu çivit bir dilleniştir bırak  dileneyim”

 

sözün şavkı vurunca hiç aynasına

gölgesiz hisarından firar etti zaman

bakışları Tur Dağı’nda döndü dörtnala yavuz bir atlıydı

ve attı sözün kemendini meczuba sırdaştı

 

“yok’u servet kılmışı göster bana

göster de aşk kılıcını bileyeyim

şahdamarının tam sırtında

 

yahut sırtının şahdamarında

şaha kaldırayım tüm sırları

 

hür olmak isteyen kendine köleliği dürür

ve katlar koyar zamanı bir mekana”

 

lâl oldu da eğdi kalb başını meczubyar

elinde zamanın dizgini . terkinde aşk

ardında esrik ve uzak bir ılgım bırakarak

 

ay aşk hecesinden bir hece idi

çekildi kendi sinesinden ve usulca

insan kokusu süründü şehri ay

gayrı bir kararda duramazdı tek bir an

ya hilal oldu  ya dolunay

 

“bir karanlık nasıl baş eğerse

üzerine düşen beyaz bir gölgeye

ey  sonsuz nur! yakınlığın hançeremden sürür

 

 

izahtan varestedir de

şüphe nasıl görür aslı’yı

ruyetini  yok dağları yürütür”

 

göverdi ay toprakta an be an yeniden

nurdan hırkasını düşüreyazdı yere

ve apak ağıverdi  gümüş beşiğe

ve o bir dilim ay

çizerken yayını aşkın safiyet göğüne

vurulmuştu yüreğinden  zühre hırsızı

Temrin Dergisi sayı 12

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

There are only two tragedies in life: one is not getting what one wants, and the other is getting it. (Hayatta yalnızca iki trajedi vardır: bir tanesi istediğini elde edememek ve diğeri de onu elde etmektir.) -- Oscar Wilde

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
oludeniz
yeniyazi